» Haberin devamı...

Gelenekten geleceğe BİR SANATÇININ AHŞAP YORUMU

Şehmus Okur: ”Ahşap dünyanın en asil malzemesi, insanın hayallerini, rüyalarını gerçeğe dönüştürebilen bir malzeme. Benim yaptığım işe eskiler “ince nacar” derlerdi, yabacılar ise “ebonist “olarak tanımlıyor. Bence ahşaptan sanat eseri yaratmak diyebiliriz.”

Şehmus Okur, 1959’da Urfa’da doğdu. Baba tarafı kitaplarla, anne tarafı da ahşap işleri ile uğraşıyordu. Bu sebeple her iki işten de kopamadı. 6 yaşında ahşap atölyesine girdi. Yerleri süpürürek, talaş taşıyarak ahşap işine başladı. Hayatımda hiçbir zaman cumartesi pazar sokakta oynayamadı hala aynı ritimle çalışmalarını sürdürdüyor. Üniversiteye kadar Urfa’da kendime ait bir ahşap atölyesi vardı. Üniversite eğitimini Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Halen İ.T.Ü.’de Türk dili öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Mühendis adaylarına retorik, güzel konuşma ve yazı dersleri veriyor. Sanatı için yüksek lisans eğitimiminin ardından akademik kariyeri bıraktı. Eski Türkçe’den, Fransızca’dan ve Farsça’dan edebi çevirileri var. Şu anda hem akademisyenliği hem de sanatını beraber yürütüyor, kısa bir süre sonra da üniversiteden emekli olacak.

Eserlerinizde niçin ahşabı tercih ediyorsunuz?

Ahşap dünyanın en asil malzemesi, insanın hayallerini, rüyalarını gerçeğe dönüştürebilen bir malzeme. Benim yaptığım işe eskiler “ince nacar” derlerdi, yabacılar ise “ebonist” olarak tanımlıyor. Bence ahşaptan sanat eseri yaratmak diyebiliriz. Bir sanat eserinin oluşumunda güzel bir ahenk yaratan diğer malzemeleri de kullanıyorum. Çalışmalarımda sadece ahşabı değil, fildişi, sedef, altın bağa ve değerli birçok taşı, mercanı, firuzeyi birarada kullanıyorum. Bu çalışmalarım boyunca ahşap kadar asil bir malzeme tanımadım.

Bugüne kadar yaptığınız işlerden bahseder misiniz?

Koleksiyonerlere yaptığım işler var. Bazen bir devlet başkanına, bazen bir krala, belirli gelir düzeyine sahip insanlara yapılmış tasarımı ve uygulaması oldukça özel siparişler var. Tokyo Camii’nin vazi kürsüsü ve Kur’an muhafazasının imâlatı, kapıların üzerindeki sedef, fildişi, altın, bağa gibi malzemelerin kullanıldığı tüm süslemeler. Berlin Şehitlik Camii kapılarının sedef, bağa, fildişi, vs. tezyinatı ve sedef kakma Kur’an muhafazasının imâlatı. Fatih Sultan Mehmet Camii’nin kapıları, pencereleri ve vaiz kürsülerinin restorasyonu yaptığım işlerden bazıları. Ayaspaşa’daki Japon Konsolosluğu’nun tören salonunun restorasyonu, eski adıyla Abdürrahim Efendi Yalısı, yeni adıyla da Erbilgin Yalısı’nın dış cephe ahşap kaplamaları, Sait Halim Paşa Yalısı’nda bazı işler, Ayhan Şahenk korusu bahçe kapıları ve havuz başındaki Fenerli Çardak. Siirt Şeyh Muhammed Kâzım Türbesi’nin kündekâri kapıları ve pencere kepenkleri. Mahmut Paşa Camii kapı ve pencerelerinin yeniden yapılması. Eyüp Sultan Hazretleri Türbesi’nde bulunan Sultan II.Abdülhamit Han’ın kendi yaptığı sedef kapıların restorasyonu. Aynı zamanda Fatih Camii’nde bulunan sedef ve şimşir kakma Kur’an muhafazalarının restorasyonu. Yavuz Sultan Selim Türbesi’nin kapılarının ve sedef kakma kafeslerinin restorasyonu. En son yaptığımız iş, Hacı Bayram Veli Türbesi’nin, orjinali Etnografya Müzesi’nde bulunan kündekari sanatının eşsiz bir örneği olan kapılarının rekonstrüksiyonudur. Ben yaptığım işi marangozluk ile kuyumculuk arasında tanımlıyorum. Bazen minyatür işler olarak nitelendirdiğim işler yapıyorum. Beni heyecanlandıracak işleri seviyorum, sadece yapmak istediğim için uyguladığım ama ticaretini düşünmediğim işler var. Arşamir Zarokyan, Zeynep Erol’un Nişantaşı’nda sergilediği bağa takılar bu işlere örnek olabilir. Ben sıradışı işler yapmayı daha çok seviyorum.

Kündekari nedir?

Kündekari Farsça’dan dilimize geçmiş, asıl hali kendekâri olan bir kelimedir. Fakat İran’da şimdi buna “mütenebihe” Araplar ise “ta’şik” adını veriyorlar. “Kündekari” kelimesini yalnız biz Türkler kullanıyoruz. Elbette en güzel örnekleri de bizde. Bu sanatımızı yıllarca ihmal ettiğimiz için gerçek kündekarinin ne olduğunu bilmiyoruz. Kündekaride yalancı ya da sahte kündekari yoktur. Bir eserin yalancısı yapılmış olanı taklit edilerek elde edilir. Erken dönem kündekari vardır ki burada ahşap yüzeyine geometrik desenler çizilir ve o ahşap üzerinde oyma yapılarak geometrik desenlere bir boyut kazandırılır. Aslında bu yanyana gelerek oluşturulan monoblok ahşaptır.  Yanyana gelen bu bloklar zaman içerisinde birbirinden ayrılır, aralarında birkaç santimetrelik boşluklar oluşur. Selçuklu erken dönem eserlerinde bu açıklıkları görebilirsiniz. Sanatkarlar buna mani olmak ve daha iyi eserler elde edebilmek için, kontrast teşkil edecek renkteki ahşap malzemeleri bir araya getirerek, gerçek kündekari sanatını oluşturdular.

Bizim mazimizde Avrupa’daki gibi bir burjuvazi olmadığı için kültürümüzde sanat cemiyete yönelik eserlerde uygulanmıştır. Avrupa’da Meici ailesi bugünkü Fransa’daki, Floransa’daki, İtalya’daki pek çok eserin varisi ve hamisidir. Avrupa’da servet yüzyıllardır aynı ailede devretmektedir. Türk kültüründe para ancak abide eserlere; camilere, kervansaraylara, anıt yapılara harcanmıştır. Biz de ilk vakfiye örnekleri 1050 yılına aittir. Bu dönemde ceviz ağacının yanına şimşir koyarak veya sedir ağacının yanına ceviz koyarak kontrast teşkil ederek eserler oluşturulmuştur. Gerçek kündekaride daha önce çizilen şekil tam anlamıyla üç boyutlu hale getirerek, zıvanalarla aralarında hiç boşluk bırakılmayacak şekilde birleştirilerek bir araya getiriliyor.

Ahşapla ilgili diğer sanatlarınızdan da bahseder misiniz?

Ben sedefkarlık, oymacılık, nahhatlık dediğimiz sanatların yanı sıra enstrüman yapımı ile de uğraşıyorum. Sedefkarlık aslında başlı başına bir iş fakat ahşabın da tamamlayıcısı. Bir hanım çok güzel olabilir ama ona güzel bir takı ilave edilirse daha cazibeli görünür. Bir ahşap eseri yapmanız yetmiyor, zeyn yani süsleeme kelimesinden gelen tezyinat dediğimiz işi yapmak da gerekir. Bu işler bağımsız ustalar tarafından da yapılabilir. Aynı usta tarafından da yapılabilir. Ben artık tek kişi değilim, bir orkestra şefiyim.

Bir orkestra şefi gibi çalışmak derken ne demek istiyorsunuz?

1998 yılında Tebo Tarihi Eserler Bakım Onarım firmasını kurduk. 10 yıldır çok ciddi rekonstrüksiyon ve restorasyon işleri yapıyoruz. 6 kişilik kadromuzla çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bazen oymacılık, bazen sedefkarlık, bazen de kündekarlık yapıyorum. Tasarım işlerinin birçoğunu ben yapıyorum. Bazılarını beraber çalıştığımız mimar dostlarımız.

Kündekarlığı, sedefkarlığı ya da yaptığınız diğer sanatları başkalarına öğretiyor musunuz?

Elbette öğretiriz fakat bu işler haftanın birkaç gününü ayırmanızla öğrenebileceğiniz işler değil. Ben yetiştirmek için çırak bulamıyorum. Bugünün çocukları bu işin yoğunluğunu kaldıramıyor. Belirli bir yaştan sonra da bu sanatla ilgilenen kişi ancak malumat sahibi olur. Bir sanata tam anlamıyla hakim olabilmek için o kültüre sahip olmak gerekir. Bizim sanatımızda çok güçlü bir birikim var, çünkü bizler herhangi bir kültürün değil, Çin’den Viyana’ya, Yemen’den Moskova’ya kadar at koşturmuş bir milletin çocuklarıyız. Bunun anlamı bütün bu coğrafyadan, bu coğrafyalarda yaşayan medeniyetlerden, eski kavimlerden ve birikimlerinden neler sentezlendiyse, Türk’ün bugünkü sanatı içerisinde bu kültürlerin sentezi vardır. Bu sebeple gerekli olan alt kültür derken bundan bahsediyorum. Bizim sanatımız farklı medeniyetlerden, farklı dinlerden etkilenmiştir. Bu sanatların hiçbiri yok olmamıştır, sanatımız tüm bu birikimlerin bir sentezidir. Bu birikimin farkına varan sanatkar, bu işin bilincine sahip olmalıdır. Türk’ün bir kozmik alem anlayışı var, hayat felsefesi var, kullandığı eşyaya bunu yansıtması var. Bizim eski sanatkarlarımızın çoğu ömür boyu eğitim alıyorlardı. Bence bir adamın sanatkar olabilmesi için filozof olması gerekmese de evrene filozofça bakabilmesi gerekir. Bir insanın felsefesinin olması filozof olması anlamına gelmez. “Kişi kendin bilmek gibi marifet olmaz” diye bir söz vardır. Bu sebeple önce kendini tanıyıp, eksiklerini gidererek üretkenliğini arttırmak esas olmalıdır. Sanatımızın derin alt kültürü eserin mükemmelliğini sağlıyor. Elbette ki bugün yapacağımız eserler geçmiştekilerin aynısı olmayacak. Şu an yaşadığımız dünyanın şartları, yaşam anlayışımız, geçmiş ile bir değil. Eğer tarihimizi, kültürümüzü bilirsek ona göre sentezler yaparak yeni yorumlar ortaya koyabiliriz. Bizim sanatımızda da musikimizde de kültürümüzü görebilirsiniz.

Bildiğim kadarıyla bugün kündekari sanatı ile ilgilenen birkaç sanatçı var. Bir sanatçı ve bir öğretim görevlisi olarak sizce kündekari sanatının gelecek nesillere aktarılmasında üniversitelerin payı ne olabilir?

Sadece benim sanatımla değil bu memlekette geçmişten günümüze kadar varlığından haber olduğumuz pek çok sanat var. Bu sanatları icra eden sanatkarların bulunup üniversiteler tarafından ortaya çıkarılması gerekir. İlgili kürsülerde seminerler, dersler vermelerine fırsat tanınmalıdır. Mesela horasan harcı diye bildiğimiz harcın ne olduğunu inşaat fakültesinde öğrencilere uygulamalı anlatmak gerekiyor. Bu harcı yapana da “gel sen bize bu işi anlat” denebilir. Belki bu kişi neyi, nasıl bildiğini anlamadan bu işi yapıyordur. Bu sebeple bu uygulama eğitiminin ardından bilimsel araştırmalar, doktora çalışmaları yapılabilir. Böylece o malzemelerin çağdaş sentezleri ortaya çıkabilir. Ben de İ.T.Ü.’de hocayım, bir mimarlık fakültemiz var ama yıllarca kendimi mimarlık fakültesinden gizledim çünkü oradan benim sanatıma bir ilgi olduğunu zannetmiyoum. Mimar Sinan Üniversitesi

ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nden sanatımdan haberdar olanlar oldu. Bu üniversitelerdeki hocalar gelip yaptığım eserleri gördüler hayran oldular, ama bizde de güzel sanatlar fakültesi var, gelin bizim üniversitemizde de seminer verin demediler. Bundan 7 yıl önce Ürdün Hükümeti Belka Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne davet edildim. Mescid-i Aksa’nın minberini yapmamı ve aynı zamanda da üniversitelerinde akademisyen olarak çalışmamı önerdiler. Oradaki koşulları beğenmediğim için bu işten vazgeçtim. Bugün biz kendi kültürümüze, sanatımıza sahip çıkmıyoruz. Şu anda devlet üniversitelerinin bu alanda birşey yapabileceğini sanmıyorum. Belki özel üniversiteler bu alanda bir çalışma yapabilirler. Eğer bir çalışma olursa ders notlarına kadar herşey hazır, hatta elimdeki bazı eserleri üniversitelere verebilir, orada sergileyebilirim. 1985 rakamlarına göre Japonya’da 500 üniversite vardı. İnsanın aklına gelen ilk şey, bu kadar fazla sayıdaki üniversitede neler öğretiliyor. Kağıt katlama sanatının ve çiçek dizme sanatının bir kürsüsü var. Neden Türkiye’deki üniversitelerin herhangi birinde ahşap kürsüsü içerisinde kündekari sanatı ders olarak okutulmasın? Ülkemizde bu güne kadar kültürümüzün yapı taşları, akademik anlamda çok da fazla irdelenmemiştir kanaatindeyim. Japonlar sanatlarının en küçük öğelerini alıp akademik birimlerde inceliyorlar. Bugün kündekari ile ilgili bir doktora çalışması olduğunu sanmıyorum. Oysa bu sahada en azından onlarca doktora tezi yapılmış olmalıydı. Bizde bu sanata özel üniversiteler, özel müzeler ve yerel kuruluşların, vakıfların sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum.

Sanatınızda gerçekleştirmek istediğiniz hayalleriniz nelerdir?

Amacım aslında ülkemizde daha önce yapılmış ahşap eserlerin birer reprodüksiyonunu yapmak. Bu sebeple IV. Murat’ın bugün Topkapı Sarayı’nda bulunan tahtının bir reprodüksiyonunu yaptım. İslam Eserleri Müzesi’ndeki eserlerin bazılarının reprodüksiyonlarını yapıyorum. Bu çalışmalarda eserin bire bir kopyasını yapmıyor, kendime göre sanatımı gösterecek farklılıklar ilave ediyorum. Bizim eserlerimiz hiçbir önlem alınmadan dünyada dolaştırılıyor ve birçoğu da kayboluyor. Arzum o ki Kültür Bakanlığı nadide eserlerin birer kopyasının yapılması çalışmalarını başlatsın. Bugün dünyanın değişik yerlerindeki müzelerde sergilenen eserlerin birçoğunun kopyalarının ilgililer tarafından büyük ustalara yaptırıldığını biliyorum, gerçekleri ise farklı yerlerde saklanıyor. Darısı bizim başımıza derken sözümü büyük mutasavvufumuza bırakıyorum. “Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler.”

 

 » Ana Sayfa